Yazılar

Chia öncelikle alfa-linolenik asit (ALA), omega-3 yağ asidi-lifi, protein, mineraller ve antioksidanları yüksek olan  oval biçimli ve siyah, gri, beyaz veya gri veya siyahla lekeli beyaz tohumlara sahip bir bitkidir.Nane ile akrabalığı bulunan bu tohumun bitki biliminde adı Lamiaceae ailesinden Salvia Hispanica dır.

Chia kurak ortamlarda yetiştirildiğinden , geleneksel olarak Güney ve Orta Amerikada yetiştirilmiştir. Bugün Arjantin , Ekvator ve Peru , en iiyi chia üreten ülkelerdir.”Yağlı” anlamına gelen türetilen “chia” adı Güney Amerika ile Orta Amerika sakinleri tarafından verildi. Bu bölgede , chia’yı şifalı ve lifli bir gıda olduğu için kullandılar.

Chia savunucuları , tohumun yüksek lif ve omega-3 yağ asidi içeriğinden dolayı , kilo kaybına yardımcı , kan şekerini düzenleyen ve egzersiz performanısını arttıran ve kolesterol düşürücü etkisi ve birçok şeyi yapabildiğini idda ediyor. Bu küçük chia tohumu büyük ününün beklentilerini karşılıyor mu?

Chia tohumları ALA, lif, mineraller ve antioksidanların zengin bir kaynağıdır. Bütün biçiminde tamamen sindirilemeyen keten tohumlarından farklı olarak ve sağlık yararlarını elde etmek için öğütülmesi gereken chia tohumları, besinlerinin sindirimini ve emilimini etkilemeden bozulmadan tüketilebilir. Tüm keten tohumları bol miktarda elyaf sağlar ancak çoğu zaman sindirilmemiş cismi geçerek, omega-3’leri ve antioksidanları el değmeden bırakır.

Kalori içeriği ile, chia tohumları% 53 yağ,% 35 karbonhidrat ve% 12 proteindir.6,7 Tablo 1, bir çorba kaşığı kuru kuru chia tohumlarında birincil besin maddelerinin genel bir görünümünü vermektedir.

Chia tohumları ALA, lif, mineraller ve antioksidanlardan zengindir. Bütün biçiminde tamamen sindirilemeyen keten tohumlarından farklı olarak  besinlerinin sindirimini ve emilimini etkilemeden ve bozulmadan tüketilebilir. Keten tohumları bol miktarda lif içerir ancak çoğu zaman içerdiği omega-3 ve antioksidanları kullanamayız.

1 yemek kaşığı chia tohumu tablo 1 deki gibidir.

 

Chia’nın kalorisinin% 41’i çoklu doymamış yağlı asitlerden (PUFAs),% 4’ü tekli doymamış yağlı asitlerden ve% 6,5’inde doymuş yağlı asitlerden oluşur.  Chia’nın PUFA içeriğinin büyük bir kısmı ALA (% 75), ana omega-3’tür.  ALA için önerilen Diyet Referans Alımı (DRI), yetişkin erkekler için günde 1,6 g ve yetişkin kadınlar için günde 1,1 g’dır.   Bir çorba kaşığı chia tohumları, 1.32 g ALA sağlar ve önerilen DRI’yi karşılar.  Kadınlar için günlük ALA ihtiyaçlarının yaklaşık% 83’ünü karşılamaktadır.

Çözünmeyen lif , chia tohumlarında fazla olup toplam lifin %87 sini ana bileşeni olan  Klason lignin içermektedir. . Chia tohumlarının yüksek lif içeriği ve antioksidan özelliklerinin içerdikleri yüksek düzeyde PUFA’ları koruduğu düşünülmektedir. Fiber, yapısal korumayı sağlar ve antioksidan kapasitesi PUFA’ları oksidasyona karşı korur. Klason ligninin, tohumun dayanıklı yapısını oluşturduğu düşünülmektedir.

Chia tohumları hidrofiliktir; Sıvıya batırıldığında, tomurcuk halinde jelatinimsi bir müsilaj kapsülü oluştuğu için dolgunlaşırlar.Çözülebilir lif, chia’nın toplam lif içeriğinin yaklaşık% 13’ünü temsil eder ve müsilajda baskındır.Chia’nın müsilitesi,  pektin içermez; Bunun yerine, nötr şekerlerden oluşan polisakarit zincirleri içerir.

Önemli düzeyde antioksidan içerir.

Tip 2 Diyabet ve Kardiyovasküler Risk Faktörlerini azaltır

Kilo kontrolünü sağlar

Metabolik sendrom riskini azaltır.

Egzersiz performansınızı yükseltir.

Cilt kurumasını ve kaşıntıları engeller.

Plazma lipitleri ve aterosklerozu önler.

Riskler

Chia tohumunun şuana kadar ilaç ve takviyelerle etkileşimde olduğu bildirilmemiştir.  Ancak dikkat edilmesi gereken birkaç potansiyel riskler vardır. Araştırmalar trigliseridi yükseltebileceğini gösterdi. 1/3 fincan altından alınan chia tohumu bir zarar göstermedi. İçerdiği yüksek ALA nın prostat kanser riskini arttırabildiğini göstermekte. Prostat kanseri tanısı konmuş erkeklerin keten tohumu ve chia tohumu gibi ALA açısından zengin gıdaları tüketmemeleri gerekir. Yutkunma problemi olanlar kuru halde yani sıvı içinde iyice bekleterek tüketmeleri gerekmektedir.

 

Chia günde 50 g’a kadar olan dozlarda 12 haftaya kadar güvenle kullanılır. 50 g 2 yemek kaşığından fazla miktara denk gelir.

Gelişmekte olan ülkelerde beş yaşından küçük 200 milyonu aşkın ço­cuk malnütrisyonludur(kötü beslenmektedir). Gelişmekte olan ülkelerde her yıl 12 milyon beş yaş altı çocuk ölümünün yarısından çoğunu mal­nütrisyon oluşturmaktadır. Malnütrisyon, çocukların zihinsel yeteneklerin­de kayba, sık enfeksiyonlara, kalıcı zihinsel ve bedensel özürlülüklere ne­den olabilmektedir. Malnütrisyon anne sütünün erken bırakılması, çocuk­ların besin ve besin öğesi gereksinmelerinin yeterince karşılanamaması, yoksulluk, hijyen eksikliğine bağlı sık enfeksiyonlar nedenleriyle ortaya çıkmaktadır.

 İLK 6 AY ANNE SÜTÜ

Anne sütü üstün içeriği ve özellikleri ile yenidoğan bir bebeğin tüm besin öğesi gereksinimini , 6 ay boyunca tek başına karşılayabilen en uygun besindir. Ilk 6 ay anne sütü alan bebeğin suya bile ihtiyacı yoktur , çünkü anne sütü bebğin su ihtiyacını fazlasıyla karşılamaktadır.

Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması 2003’ e göre ilk 6 ayda sadece anne sütü alan bebeklerin oranı yaklaşık %21 dir.

 NEDEN ANNE SÜTÜ?

 Yapılan çalışmalarda ; anne sütü alan çocukların beş yaşına geldiklerinde bilişsel işlevlerinin diğer çocuklarına göre daha yüksek olduğu gösterilmiştir.

Anne sütüyle beslenen çocuklarda konuşma sorunlarının daha az olduğu ve matematik puanlarının daha yüksek olduğu da bildirilmiştir.

 

  • ⇒ Besin ögesi bileşimi bebeğin gereksinmelerine uygundur.
  • ⇒ Koruyucu etmenleri içerir.
  • • Sindirime yardımcı aktif enzimler içerir (yağ sindirimi için lipaz)
  • • Enfeksiyonu önleyen ögeler içerir
  • • Hormonlar ve büyümeyi sağlayan ögeleri içerir
  • ⇒ Anne sütü alan bebeklerde solunum yolu ve mide-barsak enfeksi­yonları daha az görülür.
  • ⇒ Anne sütü verilmesi orta kulak iltihabı riskini azal­tır.
  • ⇒ Anne sütü çene ve diş gelişimini sağlar.
  • ⇒ Bazı kronik hastalıkların oluşma riskini azaltır (tip I diyabet, çölyak hastalığı, obezite, koroner kalp hastalığı gibi).
  • ⇒ Alerjiye karşı koruyucudur ve bebeği pişikten ko­rur.
  • ⇒ Bebeğin ruhsal, bedensel ve zihinsel gelişimine yardımcı olur.
  • ⇒ Ucuzdur, hazırlama sorunu gerektirmez.
  • ⇒ Anne ve bebeği arasındaki duygusal bağı güçlendirerek sevgi dolu bir ilişkiyi kolaylaştırır.
  • ⇒ Annenin sağlığını korur. Emziren annelerde göğüs kanseri, yumurta­lık kanseri, kemik erimesi ve kansızlık (anemi) oluşumu azalır. Anne sütü uterusun eski haline dönmesine yardımcı olur, anneyi aşırı kan kaybından korur.

KOLOSTRUM

 

Doğumdan hemen sonra ilk 5 günde salgılanan koyu sarı renkteki süte kolostrum denir.

     İÇERİĞİ

      ÖNEMİ

Antikorlardan zengin

Enfeksiyon ve allerjiden korur

Akyuvarlar

Enfeksiyondan korur

Mushil etkisi

Mekonyumu temizler sarılığın önlenmesini kolaylaştırır.

Büyüme faktörleri

Barsağın olgunlaşmasını sağlar.

Vitamin A

Enfeksiyonların daha hafif geçirilmesini sağlar

 

 

NEDEN EK BESİNLERE GEÇİYORUZ ?

 

Bebeğin artan gereksinimi sadece anne sütü yada hazır mamalarla  karşılanamaz. Demir ve çinko depoları tükendiği için anne sütü yeterli gelmez. Ve de bebklerinaltıncı aydan itibaren çiğneme refleksinin gelişmektedir. Eğer 7 . ayda ek gıdaları vermeye başlarsak bebeğin besin reddedmesine neden olabilir. Geç ek besinlere başlayan bebeklerin konuşmaları da daha geç başlamaktadır.Tamamlayıcı beslenme ile birlikte emzir­menin sürmesi çocuk sağlığı açısından önem taşımaktadır.

 

Anne sütünden  tamamlayıcı besinlere geçerken bazı dikkat etmemiz gereken şeyler var. Bunlardan en önemlisi allerjenik etki yapabilme ihtimali yüksek olan besinler

BİR YAŞINA KADAR İNEK SÜTÜ VERMEYİN. Inek sütü ve keçi sütü allerjik etki yapıp çocuklarda kabızlık , ishal , laktoz alerjisi gibi durumlarla karşılaşılabilinir. Inek sütü alerjisi olan bir bebeğin annenin yediklerinden de etkileneceği için annenin de inek sütünü bir müddet kesmesi gerekebilmektedir. İnek sütüne reaksiyon genelde iki yaşında sona erer. Inek sütü demir eksikliği , keçi sütü folik asit yetersizliğine neden olmaktadır. 

Balda allerjik olan besinlerimizden biridir ve 1 yaşından önce verilmemesi gerekir. Çocuk botulizmine yani bakteinin oluşturduğu zehirlenmeye neden olabilir. Clostridium botulinum sporlarını içerebilmesi nedeni ile botulizm riski taşır. Süt çocuklarının mide asidi düzeyi düşük olduğundan bu spor­ları öldüremez, bu nedenle bir yaşından küçük çocuklara bal önerilmez.Çok ender bir durumdur ama yine de dikkatli olunması gerekir. Yumurtayı ise sarısını ise 6. ayda bir bütün olarak değil yavaş yavaş artışlar yaparak vermeliyiz.

Çay: Çay, süt çocukları ve küçük çocuklara önerilmez. İçeriğinde tanin olması, demir ve diğer mineralleri bağlayıcı özelliğinden dolayı demir ek­sikliğine, içine eklenen şeker ise iştahsızlığa ve diş çürümelerine neden olur.

Bitki Çayları: Papatya çayı, yeşil çay v.s bitki çaylarının da demir emi­limini azaltıcı etkisi vardır. Aynı zamanda bazı farmakolojik ajanlar içeren bitki çaylarının, süt çocukları ve küçük çocuklar için güvenilirliği konusun­da yeterli bilimsel araştırma yoktur.

Şeker: Şeker pancarından elde edilen bir besindir. Şeker pancarı % 16-20 arasında sukroz (glukoz ve fruktoz) içermektedir. Şeker vücuda enerji sağlar, başka bir besin değeri bulunmamaktadır. Boş enerji kaynağı olduğu için bebek beslenmesinde şeker yerine pekmez veya süt şekeri laktozun kullanılması daha doğru bir yaklaşımdır. Ayrıca çocuklarda fazla tüketilmesi iştahsızlığa ve diş çürüklerine, ileriye dönük hatalı beslenme davranışlarının gelişmesine ve dolayısıyla şişmanlığa neden olmaktadır.

Bakla: Toksinli baklanın neden olduğu zehirlenme anemi, hemoglobi­nüri ve yüksek ateşle karakterizedir. Toksinli bakla yenildikten 24-48 saat sonra etkisi görülür. Zehirlenme taze çiğ baklanın yenmesi ile olur. Bakla pişirildiği zaman toksinin etkisi kalmaz. Favizme neden olabileceği düşü­nüldüğünden süt çocukluğu döneminde bakla önerilmez.

 

Tamamlayıcı besinlere başlarken;

 

Gelişimi normal ve sadece anne sütü alan bebeklerde, altı aydan önce tamamlayıcı besinlere başlanmamalıdır.

Emzirmeye devam ederken , altıncı ayda küçük miktarlarda tamamlayıcı besinlere başlanmalı ve çocuklar büyüdükçe miktarlar arttırılmalıdır.

Besin bebeğin yaşına ve sindirim özelliklerine göre ayarlanmalı.

Bir kerede , birden fazla besine başlanılmamalı , yeni besin birkaç gün sonra verilmeli

Her yeni besine , birkaç tatlı kaşığı gibi küçük miktarlarda başlanmalı ve bebekte besine bağlı değişimler izlenerek yavaş yavaş arttırılmalıdır.

Eğer bebek yeni denenen besinin lezzetini beğenmedi ise ya da ishal , kusma oluştuysa beklenmeli ve kısa bir aradan sonra tekrar denenmelidir.

Yeni besin , bebek açken verilmelidir. Gündüzleri verilmeli çünkü allerjenik etki olduğunda anne gözlemleyebilsin. Yedirdikten sonra emzirirseniz bebeğin sindirimine yardımcı olursunuz.

Koroner kalp hastalığı ABD ve diğer gelişmiş ülkelerde yetişkin nüfusta ölüm nedenlerinin ilk sırasında yer almaktadır. Bunun nedenlerinden biri de gelişen şeker endüstrisi olabilir mi?

Şeker onlarca yıldır beslenmemizde! Şekerin zararlı olduğunu bilsekte diyetimizden çıkartamıyoruz. Her ne kadar şeker endüstrisi kabul etmesede şeker tüketimi ve koroner kalp hastalıkları arasında ilişkiyle ilgili çalışmalar kuvvetle devam etmekte.

Şekerin sağlık ve hastalıkta , özellikle de kalp hastalığında oynadığı rol, sağlıkçılar ve kurumlar arasında uyuşmazlık yaratan bir konu. Yüksek şeker tüketimi , yüksek tansiyon , Tip 2 diyabet , karaciğer yağlanması ve obezite gibi birçok hastalığa neden olmakta.

Şekerle olan bu muhtemel ilişkilerin tümü üzerinde çalışılmış olmakla birlikte, günümüzdeki tartışmalar, şeker ve kalp hastalığı arasındaki muhtemel ilişki üzerine odaklanıyor . Şekerle olan bu muhtemel ilişkilerin üzerine 60 yıldır süren çalışmalar mevcuttur. US Diyet Rehberleri , şeker alımını sınırlarken , yüksek şeker alımıyla serum trigliserid arasında tutarlı bir ilişki saptamışlardır.

2015 te normal glukoz intolreanslı ve bozulmuş glikoz intolreanslı kişilere günde 50 g şeker içeren 2 haftalık beslenme programı uygulandı. Ve çalışma sonunda yüksek trigliserid düzeyleri ile ilşkilendirildi.

Amerika Birleşik Devletlerinde çocukların günlük şeker alımları 81 g(%17)  , yetişkinlerinde 77 g(%14) dır.

Bizim önerdiğimiz ise günlük  toplam kalorimizin  % 10 u şekerden gelmeli olduğudur.

Bunların dışında dikkat etmemiz gerekenler ise  ;

Kırmızı et ve kebap gibi çekilmiş etler yerine , tavuk ve hindi eti tercih edilmeli. Bir öğünde hayvansal protein tüketildiyse diğer öğünde kurubaklagil gibi  bitkisel protein tüketilmeli.

Ayrıca sarma ve dolmalarda kullandığımız kıyma yerine emrcimek yada kinoa , pirinç yerine de bulgur kullanabiliriz.

Yağ tercihiniz zeytinyağı olmalı.

Salam sosis gibi işlenmiş et ürünleri ve yağlı etlerden sakınılmalı.

Haftada 3 gün balık tüketilmeli. Omega-3 tüketimi koroner kalp hastalıklarını önemli derecede azaltmaktadır. Keten tohumu , ceviz , semiz otu gibi omega-3 içeren besinlere ağırlık verin.

Beyaz ekmek yerine tam tahıllı , çavdar , kepek ekmekleri tüketilmelidir.

60 yaş ve üzeri hatta çoğu genç insan gece birkaç kez tuvalete giderler.  Buna noktüri denir. Gece 2-3 kez uyanmak  stres , sinirlilik veya yorgunluk gibi yaşam kalitesini etkileyecek sorunlara yol açabilir.

Noktüri ile ilgili  birçok neden vardır. Bunlardan birisi diyetteki tuz miktarı!

Gece idrara çıkma yaşlandıkça artan bir sorundur ve bir kaç diyet değişikliğiyle uyku kalitesini arttırabiliriz.

300 kişiden fazla Japonla yapılan çalışmada her bireyin uyku ve tuz problemi vardı. Diyetlerindeki tuz alımı azaltılarak 12 hafta boyunca takip edildi.

Amerikan Kalp Derneği günde 2.3g sodyum yani 1 çay kaşığından daha fazla tuzu önermemektedir. Bundan yola çıkılarak günde 1.5 g sodyum yani diyetlerindeki tuzu %40 oranında azalttılar. Tuzdaki bu azalma ile gece idrara çıkma durumları 2.3 ile 1.4 kat düştü. Araştırmacılar , gece tuvalete çıkma sıklığının düşmesiyle kişilerin yaşam kalitesinde ilerleme olduğunu belirttiler.

Dr. Marcus Drake, İngiltere’de Bristol Üniversitesi’nde profesör ve Nocturia için ESU Yönergeleri Ofis Girişimi için çalışma grubunun lideri. “Bu, hastaların potansiyel olarak sık idrara çıkma riskini azaltmak için kendilerine nasıl yardımcı olabilecekleri konusunda önemli bir husustur ve araştırmalar genellikle bir hastanın içtiği suyun miktarını azaltmaya odaklanır ve tuz alımı genellikle dikkate alınmaz” dedi.